DEVLETTEN KAÇARKEN


Olgunlar Sokaktaki iş yerimden çıktığımda güneş batıyor, akşam bir ihtiyarın yürüyüşü gibi usul usul iniyordu. Hava loştu, tepemizde uçuşan helikopterin pervaneleri bulutlara izin verseydi yağmur yağdı yağacaktı. Yorgundum, metroya binip bir an önce evime gitmek istiyordum. 

Yüksel Camii metro girişinin kepenkleri indirilmişti. Sıhhiye’de şansımı denemek üzere Bulvara saptığımda o muhteşem kalabalıkla yüz yüze geldim.


Taksim Gezi Parkı protestocularına destek veren eylemciler Kızılay’ın göbeğinde, Güvenpark’ta, ana cadde üstünde, her yerdeydiler. Binlerce eylemcinin arasından Sıhhiye’ye doğru yürümeye başladım.

Eylem henüz başlamamıştı. Eylemciler gruplar halinde, sigara, bira eşliğinde sohbet ediyordu. Bekledikleri ‘o anın’ heyecanı, haklı olduklarını düşünmenin tüm gerilimi davranışlarına yansıyordu. Göz göze geldiklerimin gözlerinde “Onlara gününü göstereceğiz dostum!” ifadesi okunuyordu. Tepemizde uçuşan helikopterden ve mobese kameralarından izlendiklerini biliyorlardı. Hareketlerindeki gayri tabiilik tabiiydi. Rol kesen acemi aktör gibiydiler.

Eylemciler, pankartlarla hükumete mesajlarını iletiyordu; aslında her biri bir mesaj panosuna dönüşmüştü. İşte şu gülümseyen V for Vandetta maskesinin ardından öfkeli bakışları seçilen gençler Başbakana laf sokuyordu: “Fikirler su geçirmez bayım…!”

Müdahale sırasında polisin vicdanına ve ayaklarına bağ olmak için geldiği tekerlekli sandalyesinden anlaşılan özürlü vatandaşın, "Sen kafadan engellisin Sayın Başbakan!" diye haykırdığını duymamak için işitme özürlü olmak gerekiyordu.

Dört yola bakan trafik ışıklarının önünde bağdaş kurup, sigaralarını tüttüren dört aykırı kız, Başbakana ve onun bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine inat, oturdukları  asfaltta yumurtalıklarını çürütüyor, “Yok sana 3 çocuk!" diyordu.

Yolun karşısında, Yapı Kredi Yayınlarının önünden henüz geçmiştim. Son bir kez eylemcilere bakmak için döndüğümde dehşet içinde kaldım. Metrelerce yükseğe ulaşmış toz ve gaz bulutu bir tsunami dalgası gibi eylemcilerin üzerine, eylemciler de benim üzerime hücum ediyordu. 

Bir mahşer provasıydı. Yerde oturan dilenci kadını kenardaki ağacın altına çekmeyi düşündüm. İkimizden birinin canlı kalmasının daha doğru olacağını da düşündüm. Bunun ben olmam gerektiğine karar verdim. Kaçtım. Sakarya Caddesine saptım. Eylem gediklisi tecrübeli gençler o hengâmede birbirlerine ne yapmaları gerektiğini söylüyordu: “Gaz atıyorlar, başınızı koruyun, şu tarafa, şu tarafa…!”

Bağrışmalardan polisin de Sakarya Caddesine girdiğini anladım. Ardıma bakmadan koşuyordum. Devlet kovalıyordu, ben kaçıyordum. Size bir şey söyleyeyim mi beyler, işte bu muhteşem bir duyguydu. Ardımda devlet, saçım rüzgârlara emanetti. Nasıl kaçıyordum görmeliydiniz! Harikuladeydi. Koştukça içimde kıpır kıpır yükselen hisse anlam veremiyordum. Bu koşu, bu kaçış hiç bitmesin istiyordum. Sanırım etkilenmiştim. Binlerce insanı 2-3 dakika içerisinde çil yavrusu gibi dağıtan bu muhteşem güçten etkilenmemek mümkün müydü? Devlete kafa tutmak şöyle dursun, devletten kaçabilmek bile insana iyi hissettiriyordu. Gösterilerin bu kadar uzamasının sebebi bu olmalıydı.

Eylemcilerin ardından sahne alan Devlet adeta devleşmiş, su ve gaz oyunlarıyla muhteşem bir performans sergiliyordu. Müdahale etmek için onlarca seçeneği arasından sadece su ve gazı kullanıyordu. Bu şüphesiz ki onun şefkatindendi. “Orantısız güç kullanılıyor efendim!” diyenler halt etmişti. Sadece su ve gazla görsel şölen sunan devletin neler yapabileceği hakkında en ufak bir fikirleri bile yoktu. Şu anda olup biten, şefkatli bir babanın yaramazlık yapan çocuğunun kulağını bükmesi mesabesindeydi.

Böylesine güçlü ve şefkatli bir devletin tebaası olmanın kıvancıyla koşuyordum. O devlet ki yavan oksijeni solumamıza gönlü razı değildi. Havayı biber gazıyla marine edip öyle sunuyor, susadığımızı hissettiği anda ise TOMA sebilleriyle bilabedel ferahlatıyordu bizleri. İnsanlar gerçekten de çok nankördü!


Sakarya’yı kesen Mithatpaşa Caddesini, devlete en galiz küfürlerle saldıran gafil bir kalabalıkla geçtim. Onlardan ayrılıp İhtiyar Kitabevine saptım. Bir çay söyleyip ardıma yaslandım. 

Sırtımı yasladığım sandalye değil, devletti… 

FISILTI GAZETESİ



Ergenliğimin ilk günleriydi. Yüzümde uç veren sivilceler bir çiçek tarlasını andırıyordu. Diğer ergenlerin aksine sivilcelerimi seviyordum. Onlar büyüdüğümün alameti, erkekliğimin dışavurumuydu. İçimden, “Kızlar” diyordum, “Görüyorsunuz ya her şey yolunda, sıkı bir erkeğim ben.” Hele hele sıktığım zaman fışkırıp aynaya yapışan irinler gençliğimin nişanesi gibiydi.
12 yaşındaydım, her normal ergen gibi, kızlar daha fazla ilgimi çekiyordu artık. Bir gerçeği kabullenmiştim; kendini beğendirme arzusunu utanç verici bulsam da kızların da beni beğenmesini istiyordum. Her sabah ve akşam dişlerimi fırçalıyor, artık daha dikkatli seçtiğim kıyafetlerimin üzerimde eğreti durmamasına dikkat ediyordum, zira kızların dişleri sararmış ve paspal kılıklı erkeklerden hoşlanmadıkları yolunda söylentiler havada uçuşuyordu. Söylentiler sadece bununla sınırlı değildi, o günlerde fısıltı gazetesi ergenlerin kulağına şöyle sözler de fısıldıyordu:

“Kızlar kaslı erkeklere bayılıyor!”

Aynanın karşısına geçtim:
Kaslı değildim, vücudum fena olmasa da kollarım gövdemin yanlarından iki kibrit çöpü gibi uzanıyordu. Sorun sadece kollarımla sınırlı değildi: Sivilcelerle dolu ablak bir surat, irileşerek yüzümdeki yerini yadırgayan bir burun,  iri patlak dudaklar, manasız bakan gözler ve her ağzımı açtığımda vuvuzela yutmuşum gibi çıkan kırçıl ergen sesim berbattı! Bunlar için yapacak bir şeyim yoktu fakat kollarımdaki sorunu doğa sporlarıyla halledebilirdim.
Kaldığım yurtta yazın yapılan bir tadilattan artan öbek öbek kum, elek ve kürek vardı. Hemen işe koyuldum; kumları elemeye başladım. İlk günkü çalışmanın ardından pazularımın gerginleştiğini görmek motivasyonumu daha da arttırdı. Düzenli olarak kum elemeye başladım.
Kumlar inceldikçe pazularım kalınlaşıyordu.
6 ay sonra fittim, sportmendim, pazuluydum. Özgüvenim yerine gelmişti. Sivilcelerime aldırmıyordum, kızlar da sivilceliydi nasılsa. Onlar gibi fondotönle sivilceleri kamufle edecek halim yoktu, erkek adamdım! Sınıfta hoşlandığım bir kız vardı. Büyük bir özgüvenle pazularımı gösterdim, “Bak” dedim, “Çok kaslıyım ben. Bir şeyler içer miyiz?”
O bal dudaklı ne dese beğenirsiniz!
“Iyygh, nefret ederim kaslı erkeklerden!”
Dünyam yıkılmıştı. İşte o zaman anlamıştım gazetelerin yalancı olduklarını. 6 ayımı ve ergen hayallerimi çalmışlardı benden.
Yıllar sonra iletişim fakültesine kaydımı yaptırırken fısıltı gazetesinin manşeti şöyleydi:
“Kızlar Gazetecilere Bayılıyor!”
Sabit MÜKTESEBAT

BEN


Kapıları ardına kadar açamam ben; gövdemin sığabileceği kadar aralayıp, gizli bir iş çeviriyormuş gibi, bir hırsızın temkinliliğiyle süzülürüm içeri. Bu bir özgüven meselesidir.
Kapıyı ardına kadar açmak, bir meydan okumadır:
“Ben geldim!”
Hiç bir zaman, hiç bir şeye meydan okuyacak kadar güçlü hissetmedim kendimi, varlığımın birilerini ilgilendireceğini hiç düşünmedim. Dünyaya anlam kattığını, kendisi olmazsa her şeyin eksik kalacağını, zamanın akmakta tereddüt edeceğini düşünen özgüven kumkumalarından biri de değilim.

Küçükken yaramazın tekiydim. Annem ne zaman seslense kulaklarımı kızartan büyük bir endişeyle kulak kesilir, ses tonundan bir şey bilip bilmediğini kestirmeye çalışırdım: Acaba geçen ay depoda çıkan yangında parmağım olduğunu mu anladı? Apartmanın kedisi “pıtır”ın üstüne işediğimi mi ispiyonladılar acaba?  Evden ufak tefek eşyaların kaybolduğunu mu fark etti? Komşumuzun kızı Pınar’ı öptüğümü öğrendiyse işim bitik demekti.

İşte çocukluğumun en belirgin duygusu, hissettiğim bu derin suçluluktu. Bu duygu beni silik bir insan haline getirdi. Bir gölge gibi dolaştım insanların içinde. Birinden bir şey isteyecek olsam, sanki kabahatlerimi biliyormuş gibi, “Bu kadar yaramazlıktan sonra bir de bunu istemeye utanmıyor musun?” diye azarlayacağından korkuyordum. Çünkü haylazlığım bir buzdağı gibiydi: Görünen kısmı görünmeyenlerin yanında devede kulaktı.

Elimde olmadan, sanki hayatımın anlamı buymuş gibi çeşitli muzırlıkların içinde bulurdum kendimi. O kalemi çalmak ve çalmamak arasında yaşadığım ikilemlerden her seferinde “çalmak” galip çıkıyordu. Suçu işlerken bir kahramana dönüşüyor ve hemen ardından tırnaklarımı yediren, dişlerimi gıcırdatan o sonu gelmez endişelerin kucağında buluyordum kendimi. İşte o anlarda tam bir ödleğe dönüşüyor ve başıma geleceklerin yasını tutmaya başlıyordum.

Bu korku içime işledi, aynada gözlerime sinen endişeyi görüyordum. Benim gördüğümü insanlar da görür ve foyam ortaya çıkar diye tirtir titriyordum. Bu yüzden kimsenin yüzüne uzun uzun bakamazdım. Neyse ki bu da terbiyeli bir çocuk olduğuma yorulurdu. Komşu kadınlar, yaramazlıklarımdan yaka silken annemi teselli eder, benim gibi “Terbiyeli ve zeki bir çocuk” verdiği için Tanrıya şükretmesi gerektiğini salık verirlerdi.  

Tabiî ki zeki bir çocuk değildim. Öyle ki, en basit dersleri kavramakta zorlandığımda geri zekâlı olduğumu düşünür ve umutsuzlukla ağlardım. Öğretmenin her an bir soru sorma ihtimali beni dehşete düşürürdü. Çünkü o soruya kesinlikle doğru cevabı veremeyeceğime dair keskin bir inancım vardı. Bu hiç bir zaman olmadı. Hocanın sorduğu soruları kan ter içinde kalsam da doğru cevapladım. Notlarım da fena gitmiyordu ama bu tamamen gayretimle ilgiliydi. Düpedüz ders çalışıyordum. Notlarımın iyi olması demek daha fazla yaramazlık hakkı demekti.

Sürekli hazırımda yalanlar biriktirmekten ve endişeli bekleyişlerden yorulduğumda kendime çeki düzen vermeyi denediğim de oldu. Fakat hayatımın her döneminde beni ezen, utandıran, mahçup eden hatalara düşmekten geri duramadım. Tıpkı bir kleptoman kadar çaresizdim. Yaramazlık yapmadan duramıyordum.

Yaşım ilerledikçe değişen tek şey, “yaramazlık”larımın adının artık “suç” olmasıydı. Sanıyorum suçluluk duygusunun müptelası olmuştum. Gerçekliğim ve imajım arasındaki makas açıldıkça açılıyordu.

Göründüğün gibi olmak ne zordu! Rumi, bu gerçeğin farkına varmıştı. Belki de bunları düşünürken, dökülmüştü o sözler ağzından: Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol... Bana bir sufi ütopyası gibi gelen bu sözü düşünürken şu soru döküldü dudaklarımdan: “Ya bütün insanlar aslında benim gibiyse?” Şimdi anlıyordum, “Aslında o iş öyle değil”, “hiç bir şey göründüğü gibi değildir” mesajıyla biten ve en alık görünüşlü bahçıvanların katil çıktığı filmlerin, kitapların çok sevilmesini; insanlığın ortak hikâyesiydi bunlar.

İnsanlığın canı cehenneme dedim ve arkadaşımın çekmecesinden aceleyle aldığım paraları cebime sokuşturup meyhanenin yolunu tuttum. Titreyen ellerimi ve gürültüyle çarpan kalbimi biraz alkol teskin edebilirdi ancak!

İHTİYAR DERGİSİNDE YAYINLANMIŞTIR

İNTİKAM




Artık siz de bilmelisiniz. Bütün bu yaşananlardan sonra gerçekleri tüm çıplaklığıyla açıklamak,  her şeyi bir bir anlatmak istiyorum. Sanıyorum bunun zamanı geldi de geçiyor. Peki niye şimdi? Biraz sabredin. Sizi ikna edecek sıkı gerekçelerim var, hikâyemi anlatınca siz de bana hak vereceksiniz. Sözü, nereden başlayacağımı kestiremediğim için bu kadar uzatıyorum. Zihnimdekileri toparlamak için zaman kazanma çabası işte. 
Galiba söze şöyle başlamak en doğrusu; “intikam soğuk yenen bir yemektir.” Bunu aklınızın bir köşesinde tutun ve beni dinlemeye öyle devam edin.  Hiç bir olağanüstülük yaşamadan geçen sıradan hayatımın doğal bir evresinde, dest-i izdivaç imzasını atıp dünya evine girdim.  “Bir çocuk sahibi(!) olmak” fikrine kapıldık her yeni evli çift gibi. Makul bir zaman sonra “müjde bir oğlunuz olacak!” demese de doktor, ağırbaşlıca kızımız olacağını muştuladı. Mutluluk ve ‘güvercin tedirginliği’ ürperişlerinin hercümercinde akıp giden dokuz ay on gün sonra; her şey işte tam o gün başladı. Ölüm ve doğum utangaç mizaçlı olduğu için, ekseriyetle gece karanlığında olur gelip/gitmeler. Kızım, artık aramıza katılmak istediğinin işaretlerini verince, dar attık kendimizi hastaneye.
Kameralar tarafından izlenen bekleme odasının kapısında, sigara üstüne sigara içiyordum. Biraz sonra bir bebek ıngası duymak ve “müjde nur topu gibi bir kızınız” oldu diyecek birilerini bekliyor ve sigarayı körüklüyordum. (tıpkı filmlerdeki gibi, o sırada kendimi bir jön gibi hissediyordum) Karizmatik bekleyişim, gece üç beş nöbetlerine denk gelen bir zaman diliminde son buldu: LCD bilgilendirme monitörü, kızımın teşrifini, altyazıyla duyuruyordu!
******
Sabah olup gün ışıyıp, güneş ısıttığında, önce sıkıntıyla ardından da keyifle içtiğim sigaraların ağzımdaki acılığını gidermek için kantinde bir şeyler atıştırırken göğü parçalayan büyük bir gürültüyle irkildim. Gayri ihtiyarı bütün başlar gökyüzüne çevrildi; F 16 uçakları ardında kırmızı izler bırakarak nefes kesen akrobatik gösteriler yapıyordu. Evet, kızım 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda doğmuştu. Gösteri uçuşları iyiydi de, kızımı hatırlayınca paniğe kapıldım. Dünyada hayli vakit geçirmiş insanların gösteri ve eğlence anlayışlarından bihaber kızım korkmuş olabilirdi. Yorucu bir yolculuğun ardından dinlenemeye ihtiyacı vardı. 
Taze baba olmanın bütün heyecanı ve koruyuculuğuyla eşimi aradım. Korktuğum gibiydi. Kızım jetlerin ve zangırdayan camların gürültüsünden korkmuştu ve iç parçalayan ıngaları telefondan bana kadar ulaşıyordu. Hemen bilinmeyen numaralar servisinden Hava kuvvetleri Komutanlığının numarasını alıp, aradım. Komutanlığın sekretaryasındaki bayanın Zafer Bayramını tebrik ettikten sonra beni gösteri uçuşlarından sorumlu komutana bağlamasını rica ettim. Az sonra,  bir üst rütbeye yükseldiği gururlu ses tonundan anlaşılan komutanın da bayramını kutlayıp, hastane semalarında gösteri uçuşu yapan uçakların çekilmesi gerektiğini zira yeni doğmuş kızımın çok korktuğu için uyuyamadığını ve mağdur edildiğimizi söyledim. Belki de böyle –hele de bir sivilden gelen- bir taleple hiç karşılaşmamış komutan şaşırmıştı. Bir anlık bocalamadan sonra komutanların olmazsa olmazı davudi sesiyle, böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, bu gösterilerin kendileri için bir mutluluk vesilesi olduğu kadar gurur duydukları bir vazifeleri olduğunu ayrıca milli bayramlarımızda yapılan bu gösterilerin bağımsızlığımızı sembolize ettiğini ve mutlaka yapılması gerektiğini söyledi. Ben de anlayışlı bir ifadeyle, gösterileri çok beğendiğimi, ellerinin dert görmemesi duasıyla beraber, shovun mutlaka devam etmesi gerçeğini bildiğimi ama bunun başka bir yerde yapılırsa daha uygun olacağını zira demokrasilerde özgürlüklerin yine başkalarının özgürlüğüyle sınırlı olduğunu, gösterilerin başka yerde yapılmasının sorunu çözeceğini, konuyu uzatmanın gereği olmadığını hatırlattım. Özellikle son sözlerime sinirlendiğini tahmin ettiğim komutan benim art niyetli bir meczup olduğumu düşünmüş olacak ki, kim adına aradığımı sorup, esas niyetimin ülkenin bölünmez bütünlüğünü hedef aldığını, Silahlı kuvvetlerin buna asla izin vermeyeceğini sonsuz bir sinirle bağıra çağıra söyledi. Komutan da, tıpkı emrindeki sortiler, dalışlar ve daha bilmediğim bin bir türlü numaralar yapan F-16 uçakları gibi kendinden geçmişti. Ben de komutanın bir boş anında sözü kapıp, durumun kesinlikle böyle olmadığını, çocuğumun uyuyamadığını, ‘hiç bir seramoninin de bir bebeğin uykusundan kıymetli olmadığını’ ayrıca terörist olduğum ifadesini çok yakışıksız bulduğumu, hattızatında devletin bir memuru olduğumu hatırlatıp, ardından karamürsel sepeti olmadığımı da ekleyerek haklarımın sonuna kadar takipçisi olacağımı iyice monologa dalmış komutanı bir diyalogun içine çekebilir miyim umuduyla söyledim. Sonra o tekrarladı bir şeyler. Artık onu dinlemiyordum; talebimi anlayışla karşılamayacağı ortadaydı. Artık nezaketi bir yana bırakıp, “bana bak bana komutan efendi, yediğiniz herzeleri biliyorum ve bu yaptığınızı da yanınıza bırakmaya hiç niyetim yok deyip, “Ondan sonra, her sabah yaptığınız usulsüzlükleri, darbe planlarınızı gazetelerin manşetlerinde çarşaf çarşaf yayınlandığında ne yaparsınız bilemem! O vakit geldiğinde, aman efendim her taraftan bize saldırıyorlar. Bugün, ordumuzu yıpratmak için zaman zaman yapılan saldırılar, medya üzerinden asimetrik bir psikolojik harekata dönüştürülmüşür. Bu işin arkasında da parabolik sosyolojik tarikatlar var” falan filan demeyin! Gelin beni dinleyin de şu uçakları hastanenin üstünde uçurmaktan vazgeçin! Çocuğum uyuyamıyor! Aksi halde günah benden gider dedim ve telefondan yükselen, bölücüler, gericiler, komünistler, yobazlar size gününüzü göstereceğiz bağırtılarını ‘no’ tuşuna basarak susturdum.
Hemen ardından telefonumda kayıtlı ‘X’ adlı kişiyi arayarak gerekli talimatları verdim.
İşte böyle oldu!
Mehmet Emin DEĞİL

BEŞ PARASIZDIM VE ROMAN BERBATTI


Saymakla oyalanabileceğim tek kuruşum yoktu. Yapabileceğim en iyi şeyin sıkı bir roman okumak olduğuna karar verdim. Kitaplığımın tozlu raflarına göz gezdirirken telefonum çaldı, arayan Güneş Ay Çimen’di.

“Dost Kitapevindeyim. Bir kitap tavsiye et de alayım.” .

Güneş, benim aksime, parası varken de kitap okuyabilen tiplerdendi. Onun yaptığı gibi, doğrudan konuya girdim:
“Dostum, ‘Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi’ diye bir roman çıkmış. İsmi çok güzel, çok şiirsel, kitabın içeriği nasıldır kim bilir. Yazarı, Afilifilintalar tayfasına yakın biri galiba. Şu anda hiç param yok. Sen kitabı al, oku,  sonra da ben okuyayım” dedim ve böylece anlaştık.

Güneş kitabı iki günde yuttu ve bana ulaştırdı: Kırmızı zemin üstüne büyük puntolarla kitabın ismi oturtularak güzel bir kapak çalışması yapılmıştı. Ruj sürmüş bir Rus kızı gibiydi kapak. Kanım kaynadı ve okumaya başladım.
Henüz kitabın başlarında, kendi öykülerimde kullandığım ifadelere benzer birkaç cümleye rastlamak romana olan ilgimi daha da arttırdı. Ne var ki, sayfalar ilerledikçe hevesim kursağımda kaldı; roman, düpedüz bozuk bir Türkçe ile yazılmıştı. Fırlatıp attım. Araya soslu bir makarna sıkıştırdım. Çay, börek… Sonra, herkes ikinci bir şansı hak eder diyerek yeniden elime aldım romanı. Fakat sadece işkencenin dozunu arttırdı bu. Okuyucuya ve hikâyenin akışına hiçbir katkısı olmayan; güldürmeyen, hüzünlendirmeyen, bilgilendirmeyen bir sürü lüzumsuz detay…

Yanılmamıştım; tam beklediğim gibi, Afilifilintalar tayfasından Murat Zelan, Murat Menteş, Alper Canıgüz, Emrah Serbes yazarlarda rastladığımız mizahi üslup bu romanda da deneniyordu. Ancak, buradaki mizah, ‘denedim ama başaramadım’ düzeyinde kalmış… Araya serpiştirilmiş espriler, espri konusu olacak kadar bayattı. Dalağı düşük, gülmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan biri olmama rağmen sükûtu hayale uğradım.

Dramatik kurgu da sorunluydu. Yeşilçam dramlarına rahmet okutacak kadar sorunlu anlatım güldürmeyi beceremediği gibi hüznün kıyısına dahi yaklaşamıyordu. Kalbe dokunmayan, sarıp sarmalayan yetersiz veya samimiyetsiz anlatım, beni sinirlendirmeyi becerebildi sadece. Netice: Romanı okuyunca yazarın espri yapamamasına üzüldüm, hüzünlendiremeyişine güldüm.
Benim açımdan eserin diyaloglarla örülü olması romanı kolay okunur ve anlaşılır kılsa da diyaloglardaki bayağılık aynı ölçüde okuyuşumu ve tahammül sınırlarımı zorladı.

Yazarın yer yer Türkiye’nin yakın tarihindeki Susurluk vb. olaylara ve kişilere ilişkin görüşlerini sokuşturduğu bölümlere değinmek bile istemiyorum. Bu bölümlerde romanın ritmi düşüyor; nesir, didaktik bir metne dönüşüyor.

“Eh be kardeşim, koca romanda hiç mi güzel bir şey yok?” diyebilirsiniz. Dedim ya, kapak güzel. Kitabevine gidip rafta izleyebilirsiniz. O kadar.
Bu eseri, ilk romanını yazmak isteyen -benim gibi- acemi arkadaşlara şiddetle tavsiye ederim.


RAHATSIZ dergisinde yayınlanmıştır.