DEVLETTEN KAÇARKEN


Olgunlar Sokaktaki iş yerimden çıktığımda güneş batıyor, akşam bir ihtiyarın yürüyüşü gibi usul usul iniyordu. Hava loştu, tepemizde uçuşan helikopterin pervaneleri bulutlara izin verseydi yağmur yağdı yağacaktı. Yorgundum, metroya binip bir an önce evime gitmek istiyordum. 

Yüksel Camii metro girişinin kepenkleri indirilmişti. Sıhhiye’de şansımı denemek üzere Bulvara saptığımda o muhteşem kalabalıkla yüz yüze geldim.


Taksim Gezi Parkı protestocularına destek veren eylemciler Kızılay’ın göbeğinde, Güvenpark’ta, ana cadde üstünde, her yerdeydiler. Binlerce eylemcinin arasından Sıhhiye’ye doğru yürümeye başladım.

Eylem henüz başlamamıştı. Eylemciler gruplar halinde, sigara, bira eşliğinde sohbet ediyordu. Bekledikleri ‘o anın’ heyecanı, haklı olduklarını düşünmenin tüm gerilimi davranışlarına yansıyordu. Göz göze geldiklerimin gözlerinde “Onlara gününü göstereceğiz dostum!” ifadesi okunuyordu. Tepemizde uçuşan helikopterden ve mobese kameralarından izlendiklerini biliyorlardı. Hareketlerindeki gayri tabiilik tabiiydi. Rol kesen acemi aktör gibiydiler.

Eylemciler, pankartlarla hükumete mesajlarını iletiyordu; aslında her biri bir mesaj panosuna dönüşmüştü. İşte şu gülümseyen V for Vandetta maskesinin ardından öfkeli bakışları seçilen gençler Başbakana laf sokuyordu: “Fikirler su geçirmez bayım…!”

Müdahale sırasında polisin vicdanına ve ayaklarına bağ olmak için geldiği tekerlekli sandalyesinden anlaşılan özürlü vatandaşın, "Sen kafadan engellisin Sayın Başbakan!" diye haykırdığını duymamak için işitme özürlü olmak gerekiyordu.

Dört yola bakan trafik ışıklarının önünde bağdaş kurup, sigaralarını tüttüren dört aykırı kız, Başbakana ve onun bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine inat, oturdukları  asfaltta yumurtalıklarını çürütüyor, “Yok sana 3 çocuk!" diyordu.

Yolun karşısında, Yapı Kredi Yayınlarının önünden henüz geçmiştim. Son bir kez eylemcilere bakmak için döndüğümde dehşet içinde kaldım. Metrelerce yükseğe ulaşmış toz ve gaz bulutu bir tsunami dalgası gibi eylemcilerin üzerine, eylemciler de benim üzerime hücum ediyordu. 

Bir mahşer provasıydı. Yerde oturan dilenci kadını kenardaki ağacın altına çekmeyi düşündüm. İkimizden birinin canlı kalmasının daha doğru olacağını da düşündüm. Bunun ben olmam gerektiğine karar verdim. Kaçtım. Sakarya Caddesine saptım. Eylem gediklisi tecrübeli gençler o hengâmede birbirlerine ne yapmaları gerektiğini söylüyordu: “Gaz atıyorlar, başınızı koruyun, şu tarafa, şu tarafa…!”

Bağrışmalardan polisin de Sakarya Caddesine girdiğini anladım. Ardıma bakmadan koşuyordum. Devlet kovalıyordu, ben kaçıyordum. Size bir şey söyleyeyim mi beyler, işte bu muhteşem bir duyguydu. Ardımda devlet, saçım rüzgârlara emanetti. Nasıl kaçıyordum görmeliydiniz! Harikuladeydi. Koştukça içimde kıpır kıpır yükselen hisse anlam veremiyordum. Bu koşu, bu kaçış hiç bitmesin istiyordum. Sanırım etkilenmiştim. Binlerce insanı 2-3 dakika içerisinde çil yavrusu gibi dağıtan bu muhteşem güçten etkilenmemek mümkün müydü? Devlete kafa tutmak şöyle dursun, devletten kaçabilmek bile insana iyi hissettiriyordu. Gösterilerin bu kadar uzamasının sebebi bu olmalıydı.

Eylemcilerin ardından sahne alan Devlet adeta devleşmiş, su ve gaz oyunlarıyla muhteşem bir performans sergiliyordu. Müdahale etmek için onlarca seçeneği arasından sadece su ve gazı kullanıyordu. Bu şüphesiz ki onun şefkatindendi. “Orantısız güç kullanılıyor efendim!” diyenler halt etmişti. Sadece su ve gazla görsel şölen sunan devletin neler yapabileceği hakkında en ufak bir fikirleri bile yoktu. Şu anda olup biten, şefkatli bir babanın yaramazlık yapan çocuğunun kulağını bükmesi mesabesindeydi.

Böylesine güçlü ve şefkatli bir devletin tebaası olmanın kıvancıyla koşuyordum. O devlet ki yavan oksijeni solumamıza gönlü razı değildi. Havayı biber gazıyla marine edip öyle sunuyor, susadığımızı hissettiği anda ise TOMA sebilleriyle bilabedel ferahlatıyordu bizleri. İnsanlar gerçekten de çok nankördü!


Sakarya’yı kesen Mithatpaşa Caddesini, devlete en galiz küfürlerle saldıran gafil bir kalabalıkla geçtim. Onlardan ayrılıp İhtiyar Kitabevine saptım. Bir çay söyleyip ardıma yaslandım. 

Sırtımı yasladığım sandalye değil, devletti… 

Hiç yorum yok: